21 Aralık 2014 Pazar

Maya Angelou'dan tüm kadınlara..



Bir kadın hiç istemese, ihtiyacı olmasa bile istediğinde evden ayrılıp kendine ev kiralayacak kadar paraya sahip olmalı,
Bir kadın giyecek mükemmel bir şeye sahip olmalı ki patronu ya da hayallerinin aşkı bir saat içinde onu görmek istediğinde hazır olsun,
Bir kadın dönüp baktığında hoşnut olduğu bir gençliğe sahip olmalı,
Bir kadın yaşlandığında anlatmayı dört gözle bekleyeceği yeterince ilginç bir geçmişe sahip olmalı,
Bir kadın bir tornavida setine, bir kablosuz matkaba ve bir siyah dantelli sutyene sahip olmalı,
Bir kadın onu her zaman güldüren ve onun ağlamasına izin veren bir arkadaşa sahip olmalı,
Bir kadın daha önce ailesinde kimseye ait olmayan iyi bir mobilyaya sahip olmalı,
Bir kadın misafirlerini şereflendirecek sekiz eş tabak, ayaklı şarap kadehi ve yemek tarifine sahip olmalı,
Bir kadın kaderini kontrol edebileceği duygusuna sahip olmalı.

Her kadın kendini kaybetmeden aşık olmayı bilmeli.
Her kadın bir işi bırakmayı, bir sevgiliden ayrılmayı ve arkadaşlığa zarar vermeden arkadaşına karşı durmayı bilmeli.
Her kadın ne zaman daha fazla deneyeceğini ve ne zaman yoluna devam edeceğini bilmeli.
Her kadın baldırlarının uzunluğunu, kalçalarının genişliğini ya da ailesinin doğasını değiştiremeyeceğini bilmeli.
Her kadın bilmeli ki çocukluğu mükemmel geçmemiş olabilir ama o bitti.
Her kadın aşk ya da daha başka şeyler için ne yapıp ne yapmayacağını bilmeli.
Her kadın sevmese de nasıl yalnız yaşanacağını bilmeli.
Her kadın kime güvenebileceğini, kime güvenemeyeceğini ve bunun kişisel olarak algılanmaması gerektiğini bilmeli.
Her kadın ruhu yatıştırılmaya ihtiyaç duyduğunda nereye gideceğini bilmeli.
Her kadın bir günde, bir ayda, bir yılda ne başarabileceğini ve ya ne başaramayacağını bilmeli.

Bir Kadın / Maya Angelou

İstedim ki, 2014 yılı biterken, 2014 yılında yitirdiğimiz bu güzel düşüncelere sahip güçlü kadını bir kez daha analım.. Teşekkürler yaptıkların için güzel kadın.

24 Ekim 2014 Cuma

Hayatım kitapların arasında geçti...

                                                                                *

"Hayatım kitapların arasında, ortasında geçti. Birkaçını yazdım, birçoğunu yaptım, daha çoğunu okudum, okumak için edindim, edinmek için elledim, sayfalarını karıştırdım, evimin duvarlarını kaplamalarından zamanla bir tür güvence duygusu yonttum. Neredeyse bütün düşüncelerimin, duygularımı harekete geçiren kıvılcımların kaynağında, kökünde, kuyusunda yeraldı kitaplar."

Kitapevi* / Enis Batur

13 Ekim 2014 Pazartesi

Aldatmak - Paulo Coelho / Brezilyalı Yazar


Paulo Coelho. Kendisini çok severim. Her çıkan kitabı okunur diye düşündüğüm yazarlar arasındaydı. Bununla beraber 9 kitabını okumuş bulunmaktayım. Son çıkardığı bir kaç kitabını okumamıştım ama bu kitabı çok büyük sükse yaptı. Her yerde, gazetelerde, dergilerde, reklam panolarında, metrobüse binerken dahi bu kitabın afişini görüyorum her yerde. Bu kadar ara vermek iyidir deyip aldım, özlemle başladım ama pek de memnun kalamadım. Yeni ve değerli yazar keşfetmelerim yüzünden zevkim mi değişti acaba diye bile düşündüm.
Kitap hala deli gibi satıyor. Herkes bu aldatma hikayesini merak ediyor. Yazar facebook sayfasında neredeyse her gün hayranlarından gelen kitap ile beraber çekilmiş onlarca resimleri yayınlıyor. Acaba diğer insanlar nasıl düşünmektedirler diye merak içerisindeyim. Aranızda okuyanlar varsa lütfen yazsın.

Şöyle ki baş karakterimiz Linda, kadın, aldatan o. Aldatan kişinin kadın olması hoşuma gitti aslında, aldatmak uzun zamandır erkeklerin boynunda. Yazarın kadın karakter olarak yazması da hoşuma gitti, tekrar. Ama çok fazla olmamışlık vardı sanki, edebi değeri düşüktü.
Linda herşeye sahip, harika bir kocası, mutlu güzel çocukları, başarılı bir işi, huzurlu bir evi var. Depresyona giriyor, kendini mutsuz yalnız hissediyor. Aslında girdiği depresyon zaman zaman değil çoğu zaman bizim de girdiğimiz türden. Bilgili ve araştırmacı bir kadın. Zaten gazeteci. Böyle bir arkadaşımız olsaydı ona tavsiye olarak neler verirdik yada biz neler yapardık hepsini biliyor. Ama yeterli gelmiyor..Çözümü bu heyecan arayışında buluyor. Bazen aşık oldu sanıyor, bazen karısına sinir olduğu için hırs yapıp onları ayırmak istiyor, bazen kocasına aşık ve bağlı olduğunu söylüyor, bazen herşeyden sıkılıyor. Ama hiç pişman olmuyor. Burası bana ilginç geldi, insanın kaybedecek bu kadar şeyi olursa pişman olmalı, eşim öğrenir diye çekinmeli bence ama o çekinmiyor. Herşeye razı.
Sonra adamdan vazgeçiyor. Eşi de hafif sezdiği için ona itiraf edip rahatlamak istiyor. Ama kocası o itiraf etmeden onu susturuyor ve ben ne olursa olsun senin yanındayım ve hep de öyle kalıcam diyor ve aralarında hiç o konuşmalar geçmiyor.

Sondaki o sevgi üzerine deneyimlerle elde edilmiş düşünceler, konuşmalar gerçekten güzeldi. Tekrar açıp açıp okuyabilirim o kısmı sanırım. Bazen anlayamadığımız yaşayışlar, kavramlar bize yer eder. Düşünmek bile o duygulara yer açar. Bende de öyle oldu. Kocasıyla arasında olan ilişki bana ilham verdi. Eh kötü durumlardan bile iyi sonuçlar çıkarmakta üstüme yoktur.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf / İngiliz Yazar


Benim okuduğum kitabı Remzi Kitabevinden olan bu basımıydı. Kapağı  diğer yayınlara oranla daha çok hoşuma gitti. Öncelikle kitabın kapağında ki yazıyı aktarmak istiyorum.

"Kadının sadece edebiyatta değil, hayatta da yok sayıldığı dönemlerden geçti insanlık. Eğitim, kültür, iş, kazanç, hatta yaşam hakları elinden alınan kadınlar, erkek egemen bu dünyada bazen durumu kabullenerek, bazen canları pahasına mücadele ederek, bazen de erkek rollerine bürünerek yaşadılar. Erkek egemen toplum, kadının gücünden habersiz, üretkenliğinden kaygılı, yaratıcılığından kuşkuluydu.

Viriginia Woolf, feminist düşüncenin başucu kitaplarından olan Kendine Ait Bir Oda'da işte bu düşünce yapısını ele alıyor. Kadınlar, yaratıcı ürünler ortaya koyamaz mı, yoksa tek sorun bunun için kendilerine fırsat verilmemesi midir? Shakespeare'in yazar bir kız kardeşi olsaydı neler yaşardı? Kadının yaratıcı yazın üretmesi için neye ihtiyacı vardır? Maddi güç? Yaratıcı zeka? Fikir özgürlüğü? Kendine ait bir oda?"



Yazar bu kitabı yazarken sadece iki konudan yola çıkmış. Kadınlar ve kurmaca edebiyat.
(Kurmaca edebiyat dediği şey, kurgu, hayal ürünü.) Bunu benden istediniz ve nereden nasıl başlayabileceğimi bilemedim diyor. Size iki günümü ayıracağım ve beraber neler olacağını göreceğiz diyor.
Öncelikle beraber bir nehrin kıyısında oturuyoruz, manzarayı izliyoruz ve düşünüyoruz. Ahh ne kadar da basit dile getiriyorum değil mi? Aklımıza bir fikir geldiğinde ancak şöyle oluyoruz;

"Düşünce -hak ettiğinden daha vakur bir ad vermek için böyle diyelim ona- oltasını nehrin derinliklerine bırakmıştı. Dakikalar birbirini izlerken o, yansımalar ve otlar arasında bir o yana bir bu yana salınıyor, suyun kendisini kah kaldırıp kah batırmasına bırakıyordu. Nihayet, oltanın ucundaki o küçük çekişi bilirsiniz ya, oltanızın ucunda ani bir birikimle bir fikir oluşur, sonra onu dikkatlice çekip alır, özenle yere serersiniz ya?
Heyhat, çimlerin üzerinde uzanmış yatan fikrim ne kadar küçük, ne kadar önemsiz görünüyordu; iyi bir balıkçının daha çok semirip günün birinde pişirilip yenmeye değecek hale gelmesi için tekrar suya bırakacağı cinsten bir balık."

Ben bu ustalığa söyleyecek tek söz bulamadım. Öylece kalakaldım. Balıkta tekrar nehire büyümeye gitti zaten :)
Sonra nehir kıyısından kalktık büyük bir üniversitenin çimenlerinde yürümeye başladık, bir bekçi tarafından oradan kovulduk, taşlık yola itelendik. Çünkü çimenlik alan sadece akademisyenlere aitti ve kadınlar o dönemde okula gönderilmiyordu. Bu durumu kendimize yediremedik ama fazla da önemsemeden oradan ayrıldık. Beraber yemekler yedik dostlarla. Şöyle hissettik;

"...Aceleye gerek yok. Parıldamaya gerek yok. Kendinden başka biri olmana gerek yok. Hepimiz cennete gidiyoruz ve Vandyck da gruba dahil; bir başka deyişle, iyi bir sigara yakıp pencere kenarındaki minderlere gömülünce hayat ne kadar güzel geliyordu insana, ödülleri ne tatlı, bu garez ya da şu yakınma ne önemsiz, dostluk ve kafa dengi bir çevre ne denli değerli..."

Sonra yolda yürürken şiirler mırıldandık ve Virginia şöyle dedi;

"Şimdi, beni izlemenizi rica edeceğim, sahne değişmişti. Yapraklar hala dökülüyordu ama artık Oxbridge'de değil, Londra'da; sizden bir de oda hayal etmenizi istemeliyim, binlercesi gibi, penceresi insanların şapkalarının, kamyonetlerinin ve otomobillerin üzerinden başka pencerelere bakan bir oda, içinde masada boş bir kağıt, üzerinde iri harflerle yalnızca KADINLAR VE KURMACA EDEBİYAT yazılı, o kadar."

Daha sonra yazar, kadın ve erkek arasındaki imkan farklarına değiniyor ve yıllara göre kadınlar hakkında yazılmış, kadınların yazdığı kitapları ele alıyor inceliyor.
O dönemde önemli sayılan erkek yazarların kadınlar hakkında ne denli kötü şeyler yazdığına çok şaşırdım. Bizden beklenen evde oturmak, çocuk bakmaktı sadece, düşünmek, üretmek erkeklerin işiydi.

Sonra olmazsa olmaz Jane Austen'den bahsediyor yazarımız, o ünlü kitapları, olduğu o büyük kişiyi yine aynı dönemde yazdığını ben hiç hayal etmemiştim daha önce. Virginia Woolf kadınların kendilerine ait bir odaları olsa kim bilir nasıl üretken olabileceklerinin üzerini çiziyor defalarca. Jane Austen'ın kendine ait bir odası yokmuş, yazması, düşünmesi yasak olduğu bir dönemde o kitapları doğurmuş, birisi salona girdiğini zaman yazmakta ve odaklanmakta olduğu kitapları saklamak zorundaymış, o dönemde kadınlar kapının gıcırdamasından hoşnutmuş, çünkü yazmakta oldukları yazıları saklamak için zamanları olurmuş.
Bu bilgiler beni büyüledi. Şimdiye kadar Virginia gibi Jane Austen'i de okumadım ama artık bu gözle okuyacağım. Acaba tam nerede ne için bölündü yazar ve ne yapmak için..


Kitap daha çok bir kendinle konuşma şeklindeydi. Sanki yazar sesli düşünüyordu yada doğrudan bizimle konuşuyordu. Zekasının kıvrımlarında, cümlelerinin ahenginde gidip geldik beraber. Daha çok fazla şey yazılabilir bu kitap hakkında da bu yazar hakkında da bu dönem hakkında da ama bu kadarı şimdilik yeterli diye düşünüyorum.Kesinlikle bilhassa kadınların okuması gereken bir kitaptı.


Virginia Woolf'un temenni ve tavsiyeleri ile bitirmek çok hoş olur..

"Bu nedenle ister incir çekirdeğini doldurmayan, ister uçsuz bucaksız bir konu da olsun, sizin hiç duraksamadan her türlü kitabı yazmanızı isterim. Umut ediyorum ki ne yapıp edip yolculuk yapmaya, zaman öldürmeye, dünyanın geleceği ya da geçmişi üzerine düşünüp taşınmaya, kitaplar hakkında hayal kurmaya ve sokak köşelerinde aylak aylak dolaşıp düşüncenin oltasını akarsuyun derinliklerine salmaya yetecek kadar para sahibi olursunuz. Çünkü sizi kesinlikle kurmaca edebiyatla sınırlamıyorum. Eğer beni ve benim gibi binlerce insanı hoşnut etmek isterseniz, gezi ve macera, araştırma ve bilim, tarih, biyografi,eleştiri, ve felsefe kitapları yazabilirsiniz. Böyle yapmak suretiyle, kuşkusuz kurmaca edebiyat sanatına da yarar sağlayacaksınız. Çünkü kitaplar bir şekilde birbirini etkiler."


"...ve her birimiz yılda beş yüz sterline ve kendimize ait bir odaya sahip olursak; eğer tam anlamıyla düşündüğümüzü yazacak özgürlük alışkanlığımız ve cesaretimiz olursa; eğer ortak oturma odasından biraz kaçıp kurtulur da insanları her zaman birbiriyle ilişki halinde değil, gerçeklikle ve aynı zamanda gökyüzüyle, ağaçlarla ya da kendi içlerinde her ne varsa onunla ilişki halinde görürsek.....
Ama ben iddia ediyorum ki biz onun için çalışırsak o gelecektir ve bu amaç, yoksulluk ve bilinmezlik içinde bile olsa, uğrunda çalışmaya değer."



3 Ekim 2014 Cuma

Sıradaki yazar, eleştirmen, feminist Virginia Woolf.

Okumakta olduğum kitabı bitti bile! Başka bir kitaba da başladım fakat hala yazısını yazamadım. Belki hayatın telaşından belki zor bir kadın zor bir kitap oluşundan bilemiyorum.
Elbette onu hep duyuyor, tanıyor, biliyordum ama okumak fırsat olmamıştı. İlk defa bir kitabını okudum. Okumadan bilinmezmiş meğersem! 
Çok ağır bir dili var. Aslında bahsettiği şey yada kelimeleri değil, sadece sizi bir yerden alıp başka yerlere götürüyor. Onu anlamak için, onunla dans edebilmek için onun adımlarını takip etmeniz gerekiyor. Ben onu okumak için gece olmasını bekledim şahsen tüm dikkatimi verebilmek için. Sonuçtan ve bana kattıklarından çok da memnun kaldım. Bence onu hiç okumamak bir eksiklik.

Tabii ki gerek okurken, gerek kitap bittiğinde yazar araştırmalarımı da yaptım blog için. Teşekkür ederim blog. Sayende gelişiyorum. Öylesine üzerinden geçmiyorum. Öğreniyorum. Değiniyorum. Böylece okurken yazarın hayatını bildiğim için nerede ne demek istediği hakkında çıkarımlar yapabiliyorum. Ve hayatına en az tarzı kadar hayran kaldım. 

Konu Virginia Woolf olduğu için pek çok bilgi çıktı önüme. Ama bu benim blogum olduğu için ansiklopedik bilgilerden sıyırarak sadece ilgimi çeken kısımlarına yer vereceğim. Daha detaylı okumak isteyenler için Wikipedi ve Biyografi.info da çok fazla bilgi var.


                                                                                



Virginia Woolf, 1882'de Londra-İngiltere'de dünyaya gelmiş. Varlıklı ve saygı değer bir aileden gelmesine rağmen o dönem de kızları okula göndermedikleri için hayatı boyunca hiç okula gitmemiş evde özel öğretmenlerden eğitim almış.  Editör, eleştirmen ve biyografi yazarı olan babasının kütüphanesinde kendi geliştirme fırsatı bulmuş ve yazar olmaya karar vermiş. 

13 yaşındayken annesini kaybetmiş ve sanırım ergenlik döneminin de etkisiyle bu ölüm onu ağır depresyonlara sürüklemiş. Sinir krizleri geçirmeye, hayali yaratıklarla konuşmaya ve olmayan sesleri duymaya başlamış. Babası öldüğünde tekrar aynı şeyleri yaşamış ve normal hayatına dönmesi çok uzun zaman almış. 
22 yaşında kardeşleri ile birlikte farklı bir eve taşınan Virginia bu değişiklik, kaçış için; 

"Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve içmeye kararlıydık. Herşey yeni, herşey başka olmak zorundaydı. Herşey denendi." yazmış. 

Virginia Woolf bilinen en önemli feminist yazarlardan, kadın haklarını arıyor, daha fazla öne çıkmamızı istiyor. Çok da doğru söylüyor. 

Kendisinin lezbiyen olduğunu fakat yayınlarını bastırmak için basım evi olan kocasıyla evlendiğini, kendisinin gerek edebiyat açısından, gerek ruhsal ve sağlık konularında en önemli destekçisi olduğunu, Woolf' un ölümünden sonra bile yayınlanmamış mektup ve yazılarını yayınlamaya devam ettiğini okudum. 



Ve Ölümü (wikipediden kopyalanmıştır.)

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a.
Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941
"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."



29 Eylül 2014 Pazartesi

Dünya Mutfağı 1 ~ Kore Yemekleri

Daha önce Değişim Rüzgarları adlı yazımda alışkanlıklarımızdan bahsederken, bu konuya da yer vereceğimi söylemiştim. İşte sözüm :)

 Türkiye'de ki bir çok şehire oranla İstanbul, dünya mutfaklarından yemek ve ya denemek için oldukça uygun aslında. Fakat bizim alışkanlıklarımız, değişime kapalı oluşumuz, her yediğimizin içinde acaba ne var tereddütlerimiz veya her yediğimizi bizdeki birşeylere benzetmeye çalışma isteklerimiz sayesinde pek de kolay olmuyor. 

Ben her zaman yeni şeyler denemekten, keşfetmekten hoşlanıyorum. Her yaptığımız/gezdiğimiz/tattığımız/okuduğumuz/izlediğimiz/dinlediğimiz/duyduğumuz şey aslında bize yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Yeni bir ufuk veya düşünme fırsatı sunuyor. Buyüzden mutlu oluyorum. 

Bu çabalarıma neden Kore yemekleri ile başladım? Söylediğim gibi çevremdeki her olanağı değerlendirmekten hoşlanan ben, Kore sevdalısı bir arkadaşa sahip olursa bu iş pek de zor olmadı. :) Ona bu deneyim için buradan kucak dolusu sevgiler sunuyorum. Benim büyük hayallerimin arasında Sidney/Avustralya'ya yerleşmek, orada yaşamak olduğu için, bununla ilgili internette okunmadık blog, belge, sözlük bırakmamıştım. Bu arkadaşım da Kore için aynı sevdayı taşıyor. Bu sebeple bloğumda bir ilk daha yapıp, onunla bir röpörtaj/söyleşi tadında birşey yapmak istiyorum. Söylediğine göre onun gibi Kore sevdalısı baya varmış. Belki bir miktar ışık tutabiliriz böylece. Başka bir söz daha verdikten sonra asıl konumuza gelelim. 

Biz, Taksim Korean Restaurant ve Karaoke Bar olarak bilinen yere gittik. Ben burada iki kez yeme fırsatı buldum. Yemeklerini beğendim. Afiyetle yedim. Sadece bahsetmek bile ağzımın sulanmasına sebep oluyor. Bu sebeple benim için oldukça zor bir yazı olucak. 

Herhangi seçeceğiniz bir yemeğin fiyatı genellikle 30-40-50 TL arasında değişiyor. Fakat güzel olan bir taraf var ki size servis açılıyor ve yemekler ortaya geliyor. Örneğin biz ilk gittiğimizde kalabalık gitmiştik ve bir çok çeşidi herkes tatma fırsatı bulmasına rağmen, kişi başı 20 TL gibi bir fiyat ödemiştik. Çok fazla şey tatmak açısından kalabalık gitmek oldukça avantajlı. Onun dışında tek bir yemeği iki kişi de yiyebilirsiniz elbette. 

Bu şekilde altı çeşit mezemsi ikramları ne sipariş ederseniz edin önünüze geliyor ve extra bir ücret içermiyor. Bu çeşitler değişiyor. Fakat dikkat acılar kendilerini gösteriyor. 


İşte favorilerimden olan Kimbap. Bisküvi gibi gidiyor kendileri :)
Sushi'ye benzerliği sizi yanıltmasın içinde balık yok. Beyazlar prinç, prinçlerin içinde sosis,yumurta, havuç, salatalık gibi şeyler mevcut. Etrafı ise yosunla kaplı. Fiyatı 15 TL. 


Bu lezzetli şeyin adı da Pajeon. 
Deniz ürünleri ile hazırlanmış, sebze ve yeşil soğandan oluşmakta. Ortasındaki soya sosu, siz o çubuklarla tuttuğunuz parçayı içine batırmak için savaşırken şlap diye içine düşürmeye yarıyor. :) Tecrübeyle sabittir. Fiyatı 35 TL. 


İşte noodle larımızda geldi. İsmi Jjajangmyun.
Altında sade noodlelar var,üstünde siyah fasulye ve soğanla yapmış bir çeşit sos bulunmakta.
Noodlelar asla marketlerde aldığımız o saçma sapan şeylere benzemiyor merak etmeyin.
Fiyatı 28 TL.


Yeni şeyler denemekten korkmayın. Atılın diyor ve bu yazıyı burada bitiriyorum yoksa daha fazla salyalarıma hakim olamayacağım. :) 








25 Eylül 2014 Perşembe

8. Beyoğlu Sahaf Festivali

En son ne zaman sahaf gezdiniz? Bir kitap aradınız ya da sadece içlerinde bulunmak bile huzur verdi? Ya da hiç gittiniz mi? Bu büyülü, her sokağı farklı imkanlar sunan, eşsiz İstanbul karmaşasında neleri ne kadar farklı yapabiliyoruz ki değil mi?

Ben, kitap sever yaramaz, doğma büyüme İstanbullu, ilk defa bir sahaf festivaline katıldım. Çok eğlenceli, mutlu, huzur veren ve meraklı gözlerle geçti.

Eğer Taksime yolunuz bu aralar düşecek gibiyse bu fırsatı kaçırmayın derim. 7 Ekim'e kadar orada olacaklar.Belki güzel bir bayram aktivitesi olabilir değil mi?

Burada gerekli bilgiler var.



Ahh sayısız plak gördüm bugün, bazı sahaflarda plaklardan yükselen o nostaljik müzikler çok güzeldi.

Koleksiyoncular buraya :)



Arkadaşımın içinde barındırdığı anılar ile aldığı bu kitap çok hoşumuza gitti. 




23 Eylül 2014 Salı

Bir demet çiçek, Sadık ve Safdil'den.

                                                                           *
"Sadık, yazgısının sıkıntıları içinde avunmak için çareyi felsefede ve dostlukta aradı. Sabahları kitaplığı tüm bilim adamlarına, akşamları sofrası tüm dostlara açıktı. "


"Zerdüşt'ün öğretisi; "Seni ısıracak olsalar bile, sen yerken köpeklere de yedir. "


"Bilge kişilerle bir arada olmaya çalıştığı için, onlar kadar bilge sayılırdı. "

"Büyüklenme ve kıskançlık dolu olan bu sıkıcı adam yaşamda başarılı olamadığı için kötülük tohumları ekerek öcünü alıyordu. "

"En acımasız nefretlerin temelinde bazen çok ufak nedenler yatar. "

"Zerdüşt'ün dediği gibi, iyilik etmek için yılda bir kez fırsat çıkar, kötülük etmek için yüz kez. "

"Sadık artık mutluyum diyordu ama yanılıyordu. "

"Aşkın işaretleri kolay saklanmaz. "

"Gördüğü şeylere inandı, görmediklerini de düşledi. "

"Ruhu, duygularından arınıp sonsuz uzaklara atılmak istiyordu. "

"Biraz insanlığınız varsa güzelliğe ve zayıflığa saygı göstermenizi dilerim. "

""Zaman'ın koyduğu bir yasayı kim bozabilir? Yanlış da olsa eski bir yasa saygıdeğerdir" deyince Sadık "Akıl daha eskidir" dedi. "

"Vaktiyle çölün ortasında unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırmış; yıllar sonra elmas olmuş. Şimdi Hint hükümdarının tacını süslüyor. 
Bu sözler yüreğime işledi, o kum tanesi bendim ve elmas olmaya karar verdim. "

"Yalnız olmadıkları zaman insanların daha az mutsuz oldukları söylenir. Zerdüşt'e göre bu, arabozuculuktan değil, gereksinimden kaynaklanır. Böyle durumdaki insanlar mutsuz birine kardeş gibi sarılır. Mutlu bir insanın sevinci aşağılama gibidir; iki mutsuz, fırtınada zayıf iki ağaç gibi birbirine dayandıkça daha güçlü olurlar. "

"Ey herseye gücü yeten Orosmade! Bu adamı avutmak için beni buldun. Ya beni avutmak için kimi göndereceksin?"

"Bazı insanlarda doğuştan öyle bir özyapı gücü olurmuş ki bir bakış veya bir sözle karşısındakinin ne kadar aşağılık olduğunu duyumsatırmış. "

"Büyük Zind kitabında yazıldığı gibi, ayrılıklar ve kavuşmalar yaşamın en önemli iki anıdır. "

"Zerdüşt'ün kitabında dediği gibi " Güzel bir kadın sizi severse, bu dünyada belalardan kurtulmak hep olasıdır. "

"Kendi zenginliğini sergilemek için yabancıları konuk eden o büyüklenen cömert adam insanlığı, bu cimri adam da konuk etmeyi birgün öğrenecektir. Hiç birşeye şaşırmayın. "

"Ermiş ise Tanrı'nın niyetlerini her zaman anlamanın mümkün olmadığını, olayların küçük bir parçasını görerek karar vermenin doğru olmadığını savundu. "

"Sonra zevkten söz edildi; ermiş bunun tanrıların bir armağanı olduğunu kanıtladı. " Çünkü insan kendi başına duygu ve düşünceler oluşturamaz; acı ve zevk, öz varlığı gibi, ona dışarıdan verilmiştir. ""

"Kötüler her zaman mutsuzdurlar; onları bu dünyadaki bir avuç iyiyi sınamakta kullanırız. Sonunda bir iyiliğe yol açmayan kötülük yoktur. "

"Zerdüşt'ün dediği gibi yapılan iyilikler hep avluda kalır, kuşkular eve girerler. "

"Siz suçlu değilsiniz; suç yüreğimizde olur, oysa sizin yüreğiniz sevgi ve iffetle dolu. "

Sadık ve Safdil - Voltaire / Fransız Yazar

Ben ne yaptım, ne yaptım? Hazır kendisine yabancı olduğum Voltaire okumaya başlamışken, evde bulduğum Cumhuriyet Yayınları'ndan olan bu kitabı da peşi sıra okuyup biraz içli dışlı olmak istedim. Artık genel yargılara varabilirim sanırım. 

Kitapta 2 adet öykü bulunmaktadır. Sadık ve Safdil. Bu iki isimde karakterlerin isimleri. İkisi de erkek. İkisi bir yerlere savruluyor, hayatı sorguluyor. Sistemi, düzeni eleştiriyor. Aynı Candide'de olduğu gibi. Candide ile arasında çok benzerlikler buldum. Fakat en ünlü kitabı Candide olmasına rağmen ben bu kitabı daha çok sevdim. Sadece Cumhuriyet Yayınların dan çıkması üzücü aslında. 

                                           Anneanne evinde okunan kitap bir başkadır. 

Sadık; zengin, genç, akıllı, mütevazı, alçak gönüllü ve mutluluğun peşinden koşan bir delikanlımız. Sadık kitapta geçen iki öyküden biri olmasına karşın bu bölümler ve ele alınan konularda bir kaç sayfalık olmak üzere ayrılmış. Her bir bölümde başka bir şeyi ve akıl olayını sorguluyoruz. Beraber. Bu bölümler acı sonlarla bitiyor ve diğer bölümde başka bir yöntem deneniyor mutluluğu yakalamak için. İlk bir kaç bölümünde Sadık gönlünü kaptırdığı bayanları sınava tabii tutuyor, yeniliyor ya da sınanıyor. Başka bir bölümün de fazla bilgili olmanın tehlikesinden yakınıyor ve her gördüğünü söylememesi gerektiğine karar veriyor. Bir başka bölümde kıskanç bir adamın onunla uğraşmasıyla mücadele ediyor. Bazı bölümlerde gelenek ve göreneklerin, inançların nasıl devletten devlete göre değiştiğini, nasılda herkesin kendininkinin en iyi olduğunu düşündüğünü savunduğunu ve bunların bir saçmalık olduğunu gösteriyor. Gibi gibi.. Ama kesinlikle bazı şeyleri sorgulamak, bakış açısı kazanmak açısından güzel bir kitaptı. 

Safdil de ise Sadık da olduğu kadar genel şeylere yayılınmamıştı. Safdil'in aşkı, başına gelenler, hayatımızda mantık süzgecinden geçirmeden yaptığımız ve yapılması gereken şeyler olarak adlandırılan konular vardı daha çok. Ve değişik bir şey öğrendim Fransa her ne kadar aydın bir ülke olsa da fikir özgürlüğü pek olmayan bir ülkeymiş, tıpkı bizim Osmanlı gibi. Hala öyle mi bilmiyorum ama kesinlikle bazı izler taşıyor olabilir. Bizde de olduğu gibi. 
Safdil bölümü biraz fazla dokunaklı bitiyor. Fransa da söylediği bir kaç söz yüzünden yargılanmadan hapse atılan, neden atıldığını bile bilmeyen Safdili kurtarmak için sevgilisi 'önemli kişilerle' birlikte olmak ve onu kurtarmak zorunda bırakılınıyor. Hapisten nasıl çıkarıldığını bilmediği sadece sevgilisinin önemli kişilere yazdığı mektup un etkili olduğunu düşünen Safdil sevgilisiyle kavuşuyor. Fakat sevgilisi iyi bir amaç için de olsa yaptığı bu ihaneti kaldıramıyor ve henüz yeni bir araya gelmişken üzüntüden ölüyor. 

Yine beraber ele alacağım ama Sadık, Safdil ve Candide de her zaman aranılan, peşinden koşulan bir şeyler var şehir şehir, ülke ülke. Her zaman en az bir tane büyük aşk var, karşılıklı olan fakat hep çok yakınlaşılsa da kavuşulamayan. Her zaman dünya küçük, savrulup gidilen karakterler dünyanın öbür ucunda birbirine rastlıyor. Her zaman dünyanın en mutsuz ve bahtsız kişinin kendisi olduğunu düşünen insanlar var. 
Voltaire bu basit öykülerde çaktırmadan hayatı mı çizmiş?

22 Eylül 2014 Pazartesi

Çamlıca Tepesi


Bazen anneanneyle yapılan bir yürüyüş çok güzeldir be yaramaz defter. 

İngilizce Kursu ve Felsefi Düşünceler.

Evet İngilizce kursum yaz tatilinin ardından tekrar başladı, tüm hızı ve zorlayıcılığıyla devam ediyor. Şu an hayatımdaki odaklanmam gereken bir kaç aktiviteden biri. Aslında zevk alıyorum. Sadece sistematik olamadığım için kızıyorum kendime. Neyse konum bu değil aslında. O güzel ve ilginç speaking konularının içinde suçlar ve yasalara ayrılan bir bölüm vardı. Soru ise size garip gelen yasalar var mı, yasalar neden var, gerekliler mi gibi sorular vardı. Mesela Singapur da  açık alanlarda sakız çiğnemek yasadışıymış insanlar bu sebeple tutuklanıyormuş yada Tayland da üzerine tişört giymeden araba kullanmak yasaklanmış. Aslında internette araştırılırsa bunun gibi tonlarca garip yasalar var çeşitli devletlerde. Ben hemen bu eğlenceli kısmından sıyrılıp felsefi kısımlara yönelmek ve beynimin kıvrımlarını biraz zorlamak istiyorum. 

                                                         
Neyden ne kadar anlaşılıyor bilmiyorum ama ben her zaman özgürlükten yana hayat tarzını savunuyorum. Devletin yada yasaların bizim seçimlerimize, düşüncelerimize, hayat tarzına asla müdehale etmemesini isterdim. Tabi bu bir başkasının hayatını olumsuz yönde etkilemeyeceği surette. Mesela bana göre kapalı alanlarda sigara içilmemesi gayet yerinde bir karar, çünkü başka bir insanı rahatsız ettiği gibi sağlığını da tehdit ediyor. Fakat kişilerin seçim ve kararlarına kendini etkileyen sonuçlarına asla karışılmamalı. Alkol ve uyuşturucu konusu ise tamamen serbest olmalı bana göre. Yasaklar istekleri arttırıyor. Ve kişiler yasalar olmadan böylece kendi sınırlarını bilebilirler. Neden alkolün su gibi içildiği devletlerde adamlar bütün gece dışarıda içip eve gelip eşlerini dövmüyorlar merak ediyorum. Sorun alkolde mi? Kültürlerde mi? İnsan yapısında mı bilmiyorum. 

Bir yandan da düşünüyorum ki yasalar da insanlara göre verilmiş din kitapları da. Belki de böyle olması gerekiyordur. Yoksa neden bir din kitabında alkol kutsal içki olurken bir diğerinde yasaklanır ki? 

5 Eylül 2014 Cuma

Candide ya da İyimserlik-Voltaire / Fransız Yazar

Artık okuduğum kitapların yanına her ne kadar tuhaf dursalar da hangi ülkeden olduğunu yazacağım. Çünkü bunlar bir bütün olduğunda en çok hangi ülkelerin yazarlarlarını okuduğumu görmek istiyorum. Sonunda, en çok hangi ülkeyse belki oraya taşınırım. :) Fikir göçü.


Gelelim kitabımıza, Candide (Kandit diye okunur), Voltaire'in en bilinen kitabı.

17. Yüzyılda yaşamış olan Alman filozof Leibniz'in  "Olabilecek dünyaların en yetkininde yaşıyoruz; dünyamızda her şey en iyidir. " sözü üzerine bu iyimserlik düşüncesi ile alay etmek için Voltaire Candide'i yazar.

Candide kitabın önsözünde bahsedildiği üzere, sözlük anlamını canlandıran, açık yürekli, budalamsı bir kişidir; eskilerin 'safderun' dedikleri, Leibniz'in bu iyimserliğine inanmış bön bir delikanlıdır. Yani önsöz öyle diyor. Yani kitabın çevirisini yapan Server Tanilli. Yine onun yazımı ile devam edecek olursak, Voltaire Candide'i, hemen bütün dünyayı dolaştırarak, insanoğluna acı çektiren tüm kötülükleri sergiler birer birer. Yaşamın kendisinden, ama daha çok düzenden doğan kötülüklerdir bunlar.





Benim yorumuma gelecek olursam, bu ilk Voltaire kitabım. Dili yalın, basit. Candide'nin başına gelenleri olaylar onu sürükledikçe o ülkeden bir başka ülkeye sürekli savrulmasını ele alıyor. Aslına bakılırsa bu kadar saf ve temiz bir adamın bu kadar az kötülük ile bu işten sıyrılmasına şaşırdım :) 

Zira olaylar karşısında her zaman iyi düşünüyor, insanlara fazlasıyla güveniyor ve şansının kayığı üzerinde yüzüyor diyebilirim. 
Olayların basit yapısı, sadece bir kaç sayfalık bölüm/ülke kısımlarından dolayı okurken biraz ittirmek zorunda kalmadım desem yalan olur. Ama hayatı, olayları, iyilik ve kötülüğü irdelemeleri hoşuma gitti. Ve bunu yaparken birden fazla karakterin birden fazla düşünce yapısı ortaya koyması , düşünceleri karşılaştırmanıza ve illa ki birine katılmanıza sebep oluyor. 
Voltaire bu kitabıyla birçok insana, düşünceye, olaya dokundurma da yapmış. Aşağıda yazan minik rakamlı açıklamaları okumaya yetişemiyorsunuz bir yerden sonra. En basit cümlesi bile aşağıda şuna vurgu yapıyor şeklinde açıklanıyor. O dönemi ve dostunu düşmanını pek fazla bilemediğimiz içinde sadece izliyoruz tüm bu olayları. 

Kısaca ben Voltaire'i, düşünce yapısını, savunduğu iddayı, olduğu gibi biri olmasını, zorluklar karşısında kalsa da düşüncelerinden vazgeçmemesini beğendim. Kitap bittiğinde aydınlanmış hissetmedim ama Voltaire gölünden alınmış bir kaç damla su gibiydi. Daha fazlası olduğunu düşünüyorum. 

4 Eylül 2014 Perşembe

Sıradaki yazar, filozof Voltaire.

Asıl adı François-Marie Arouet olan Voltaire 1694-1778 yılları arasında yaşamıştır. Paris'de doğmuştur. Fırtınalı yaşamı boyunca, hoşgörüsüzlük, bağnazlık, adaletsizlik ve diktatörlüğe karşı savaşım vermiştir.
Sivri dili ve yazılarında eleştirileri ile biliniyor. Dönemin hükümetini eleştirdiği için hapse atılmış ve Ingiltere'ye sürülmüş.
İşte sevdiğim birkaç düşüncesi; bazıları ve daha fazlası buradan bazıları Düşünce Atlası adlı kitaptan.

"Düşüncelerinize katılmıyorum; fakat onları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunacağım. "

"Öfkeni aklınla yenemiyorsan, kendini insandan sayma."

"Kötü insanlar, iyi insanları sınamaya yarar!" 

"Kendi kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmeğe çalışmakta şansının ne kadar az olduğunu anlarsın."

"Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, salakların abuk subukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır." 

 "Kendi nefsine hakim olan, dünyaya hükmedebilir."

"Alçakgönüllülük, gururun perhizidir." 

"Çalışmak bizi şu üç beladan kurtarır; can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar ve yoksulluk."  

"Etrafta bu kadar çok kitap olduğu için bu kadar cahiliz." 

"İnsan zeka karşısında eğilir ama şefkat karşısında diz çöker."

"Sevginin ilk görevi dinlemektir. "

"Cennet benim olduğum yerdedir. "

"Can sıkıcı bir adam olmak isterseniz, aklınıza gelen herşeyi söyleyin. "

"Biz bahçemizi ekip biçmeliyiz. " 

Her zaman bizi anlatan 'şeyleri' severiz ya hani. Kitabın önsözünde Voltaire için söylenen şu kısım çok hoşuma gitti. 

"Özgürlükten yanadır, zorbalığa karşıdır ve aklın dostudur. Fransız Devrimi'nde, onun da büyük payı vardır kuşkusuz. Voltaire, somut reform önerileri getirmekle, çağının soyut ve büyük bireşimlere varmaya çalışan düşünürlerinden ayrılır: Keyfi tutuklamalara son verilmesi, işkencenin ve ölüm cezasının kaldırılması, cezaların suçlarla orantılı olması, vicdan ve düşünce özgürlüğü, somut hedefleri olmuştur kavgasının. "








3 Eylül 2014 Çarşamba

Yaz biterken. Neleri özleyeceğiz? Neleri özledik?

Balkonda sere serpe yatmayı, evde don ve tişörtle gezmeyi, soğuk içeceklere doymamayı. İnce kıyafetleri, bir iki parça şey giyip dışarı çıkabilmeyi. Yüzmeyi, kulaç atmayı, denizin üzerinde uzanıp gökyüzü ve deniz arasında sınır çizgi olmayı, iki mavi arasında.  Sıcaklardan kaçmayı, miskinliği. Üşümemeyi. 



Üşümek ve kış nasıldı diye düşünmeyi. Sıcak içeceklerle cam kenarında-kalorifer dibinde oturmayı, dışarıdayken lanet edip trafiğe, insanlara, yağmura, çamura, ıslanmaya eve gelip yağmuru-karı pencereden keyifle ve huzurla izlemeyi. Soğuktan kaçınmayı. Hasta olmamaya çalışmayı. Kırmızı burun ve yanakları. Eve girinceki o sıcacık evim duygusunun verdiği huzuru.. Huzura eşlik eden mumları, yağmur damlalarının önünde. Sıcacık yorganın içinden çıkmama çıkamama isteğini. Isınmak için sırt sırta verip uyumayı. 





Özledik. Özleyeceğiz. Özledik. Özleyeceğiz. 

2 Eylül 2014 Salı

Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanan otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım. 

28 Ağustos 2014 Perşembe

2 Broke Girls


Yaz ayının mini dizileri (20 dk lık dizileri böyle adlandırıyorum)  kaldığı yerden devam ediyor benim için. Hergün bir kaç bölümü bitirmeden kepenkleri indirmiyorum. 
Öncelikle söylemeliyim. Çok aşık olunası bir dizi değil, bir iki bölüm ile sizi tamamen bağlayıp meraklandırmaz. Sitcom yani durum komedisi türünde bir dizi. Kahkaha atmıyorsunuz ama eğleniyorsunuz. Bol bol karakterler arası iğnemeleme, akıl ürünü cümleler ile karşılaşıyorsunuz. Devletlere, onların bazı tabular ile bilinen özellikleri üzerinden espriler dönüyor. Ünlülere laf dokunduruluyor, eleştiriliyor.

Dizinin konusu; Max (soldaki) ve Caroline (sağdaki) bir restorant da çalışan 2 garson. Max fakirlik ve acılar üzerine kurulu kötü bir hayat yaşamış fakat mizahını buradan kazanmış bir genç kızımız :) Caroline ise ülkenin sayılı zenginlerinden ve hayatı tamamen konfor içinde geçmiş. Caroline'ın babası kara para ve hırsızlık yüzünden hapse atılınca ve  tüm mal varlıklarına el konulunca, bu restorantta işe başlar ve kalacak yeri de olmadığı için Max'in ev arkadaşı olur. 
Max elinde de görebileceğiniz üzere çok lezzetli olduklarını düşündüğüm ve ağzımın suyunu akıtan cupcakeler yapmaktadır. Carolina bunu bir iş fırsatına dönüştürmeye karar verir ve Max'i ikna eder. 
Şimdi tek hedefleri kazandıkları tüm paraları biriktirerek bir cupcake dükkanı açmaktır. Böylece başlarından geçen maceraları izliyoruz. Her bölümün sonunda ne kadar para biriktirdiklerini trink şeklinde göstermektedir. :) 
İzlemesi zevkli bir dizi. 

İlk misafir blog yazım

Hey, ben ilk misafir blog yazımı yazdım. ☺️  Hazioz' a çok teşekkür ederim bunun için. 


İşte, yazı.  

24 Ağustos 2014 Pazar

Değişim Rüzgarları

Hiç alışkanlıklarınıza sıkı sıkı bağlı olduğunuzu düşündünüz mü? Bizi biz yapan şeyler, tanımlayanlar, zevklerimiz... Ben değişimi kolay kolay kabul etmezdim. Beni ben yapan şeylere sıkı sıkı bağlanırdım. Damak zevkinden başlayacak olursak, annemin ısrarla bir tadına bak belki seveceksin, tatmadan nereden biliyorsun şeklindeki ısrarlarına ve sevmediğim herşeyi hergün şundan yer misin şeklinde sorularına güçlü bir irade ile karşı çıkıyordum. Bir gün kızgınlıkla değil ama meraktan "Neden hergün sevmediğim şeyi yermiyim diye soruyorsun, dünde hayır dedim" şeklinde sordum. "Belki bugün zevkin değişmiştir" dedi. 
Hayal gücü ve istikrarı beni gerçekten şaşırttı. 
Şu an hala daha bir çoğuna bağlıyım yada yasaklıyım ama yine de açık bir kapı bırakıyorum. Değişimin bi kucaklamasına izin veriyorum. Eğer şu an yemediğim bir yemek, bir alışkanlık, yapmadığım bir davranış bana göre değilse bu hiç bir zaman olmayacağı anlamına gelmez. Bazı şeylerin zamana ve hayatımızda ki başka şeylerin değişimine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 
Eskiden mantarı ağzıma sürmezdim, şu an en sevdiğim yemek. Bunun ne zaman nasıl olduğunu bilmiyorum ama annemin ısrarları yüzünden olmadığı kesin :) Bazen başka birisinde bir yemeği tatmak (her zaman çok tatlı gelir, başkasında yenilen bir yemek) yada farklı pişirme usülleri, soslar ile beyninizdeki o 'hoşlanmıyorum' imgesi kalkıyor ve başka birşeye dönüşüyor. 
Halen daha sütlü tatlılardan hoşlanmıyorum, belki ilerde. Ama yeni tatlar, bilmediğim mutfaklar denemeyi seviyorum. Dünya mutfakları yazım ve İstanbul'da umutsuzca denemeye çalıştığım bu aktivetinin yazısı da yakında gelecek. 
Düşünülünce ortalama bir insan 70 yıl yaşasa ve 70 yıl boyunca zevki hiç değişmese bu hayat ne yazık olurdu. 




Yazıya ek yapacak olursak ve ikinci ayağı şu olursa; 

Ben bir çeşit ev kuşuyumdur. Evde tek başıma zaman geçirmeyi çok severim. Yapacak o sınırlı gibi gözüken şeylerin içinde birçok şey bulurum. Yani öyleydim. Şu sıralar kendimi kitap okumak için de olsa dışarıya atmaya çalışıyorum. Tek başıma da pek fazla çıkmazdım. Ama şimdi tek başıma zaman geçirebileceğim ve İstanbul'un kalabalığından da bıktığım için sakin mümkünse doğa da kitap okumak için yerler aramaktayım. Bu kadar söz öbeğini okumaktan yorulmamış hala tek bir insan varsa tavsiyelerinize açığım ☺️

Yazının yazıldığı yer: Fethipaşa Korusu Sosyal Tesisleri

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Ruh doktoru

"Ben, ruh doktorlarına her zaman iyi açıklayamayacağım, fakat önüne geçilmez bir yakınlık gösteririm. Anormaller üzerindeki deneyleri, bana öyle geliyor ki, onlara normallerinkinden daha canlı, daha ince bir zeka veriyor. Yazar olmaya ve insanları tanımaya çalışan benim için, onların konuşmaları pek değerli bilgilerle doludur. "

İnsan Sarrafı-Andre Maurois

22 Ağustos 2014 Cuma

Insan Sarrafı-Andre Maurois / Fransız Yazar


Milliyet yayınlarından çıkmış ve araştırmama göre başka bir basımı olmayan bu kitap bize nasıl geldi hiç bir fikrim yok, bu edebiyat serisinden iki kitabına daha sahibim. Belki zamanında gazete veriyordu bilmiyorum. 

Yeni yazarlar, değişik kitaplar ve evdeki okunmamış kitapları azaltma isteğim son sürat devam ediyor. Bu kitaba başlarken sadece isminden yola çıkarak uzun bir yazı ele alınmıştım, işte burada
Meğersem insan sarraflığı ile pek alakası yokmuş. 

Öncelikle yazardan bahsetmek istiyorum. Kitabın arkasında yazdığı üzere 1885-1967 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazar, felsefe alanındaki denemelerinin yanı sıra romanlar, eleştiri, inceleme, çocuk öyküleri dallarında da yapıtlar vermiş. Tanınmış kişilerin yaşamlarını romanlaştırdığı kitaplarıyla dikkat çekmiş. Victor Hugo, Voltaire, Balzac gibi önemli yazarların biyografilerini yazmış. Yapıtlarında psikolojik derinlikler göze çarpar, ayrıca ince bir alaycılık ve fantastik öğelerle yazdıklarına zenginlik kazandırmıştır diyor. 

Kitaba gelecek olursak, kitabın tamamı baş karakterimiz tarafından eski savaş yıllarında bulunduğu birliğe doktor olarak atanan Doktor James ile olan arkadaşlığını ve yıllar sonra biraraya geldiklerinde yaşadıkları küçük sırrı anlatıyor. 
Doktor James, ölümden sonra ruha ne olduğunu, karakterin ruh ile beraber mi geldiğini, ruh eğer başka bir canlı da tekrar yaşam bulursa o yaşanmışlığa kişiliğe ne olduğunu araştırıyor ve dostuyla bu tarz sohbetler yapıyor. Bir yandan da çalıştığı hastane de ölen insanların cesetlerini tartıyor ve ölümden kısa bir süre sonra üç aşamalı olarak ağırlıkta azalma olduğunu keşfediyor. Yaklaşık miligramın yüzde on yedisi olan bu azalmanın ruh olup olamayacağı tespit etmeye çalışıyor. 

İngilizce çalışanlara minik bir tavsiye.

Bazen öyle uygulamalar, siteler, kişiler yada bilgilerle karşılaşıyorum ki bunu herkesin bilmesini istiyorum. 
Bu site de onlardan biri, özellikle altyazısız film izleyemiyorsanız yada listeninglerden sıkılıyorsanız bu site en iyi dostunuz olacak. 


Siteye buradan ulaşabilirsiniz. 

Site de eğer isterseniz öncelikli olarak kayıt olmadan misafir olarak katıl seçeneğine tıklayıp daha sonra ana dilinizi seçerek işe başlayabilirsiniz. 

Bu site filmlerden, çizgi filmlerden, şarkılardan, belgesellerden birer cümlelik konuşmaları görüntüsüyle beraber sunuyor, sizde ne demek istediğini aşağı da verilen iki seçenekten hangisi olduğunu bulmaya çalışıyorsunuz. 

Bir konuya bağlı kalınmadığı için başında sizi uzun süre tutması gerekmiyor. Bu benim için en iyi seçilinebilir özelliklerden. 

İngilizce için sizinde favori siteleriniz varsa kesinlikle tavsiyelerinizi beklerim. İngilizce, ne kadar ilerlesem de hala üzerinde çalıştığım bir konu. 

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Gaipten gelen şarkılar

Bu aralar bu üç şarkıya takmış bulunmaktayım. Suyunu çıkarana kadar dinleyeceğim şarkılar olacak sanırım. Sonra da unutulup giden ve yokluğa karışan. Ama bu blog niye var? İşte buyüzden var.
Öncelikle bana hizmet etmeli.


*


Bir yaşlılık belirtisi olarak da en çok dinlediğim şarkıların adını bile ezberleyemiyorum

17 Ağustos 2014 Pazar

Notos ve Julio Cortazar

Belki de bir çok kitap ve edebiyat severin bildiği o dergiyle yeni tanıştım. Notos. 2 ay da bir yayınlanan edebiyat dergisi. Ben çok beğendim ve almaya da devam edeceğim. Ben kitap okuyamam sıkılıyorum bırakıyorum kısa birşeyler lazım derseniz tam da size göre aslında çünkü içinde çeşitli yazarların öykü ve söyleşileri yayınlanıyor. Sadece bu yolla bile baya bilgi sahibi olunabilir.
Dergi benim de şansıma her yıl üç sayısını yazarlara ayırmaya karar vermiş. Bu sayısında o yazar Julio Cortazar. Yani Notos ile tanışmam Cortazar ile tanışmam ile beraber başlıyor böylece. Şanslı hissediyorum.



Julio Cortazar, 1914'de Brüksel-Belçika'da doğmuş. Arjantin'de eğitim görmüş ve Arjantin'in en önemli yazarı olarak bilinmekteymiş. UNESCO'da çevirmen olarak çalışmak üzere Paris'e yerleşmiş, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazmış ve Paris' de ölmüş. 


Doğumunun 100. Yılı olması sebebiyle dünyanın bir çok ülkesinde Cortazarı anmak için çeşitli etkinlikler yapılıyormuş bu yıl. Türkiye'de de 9 Mayıs Ankara, 14. Ankara Öykü Günleri kapsamında Cortazar'ı anmak için "Kıskanılan bir yazar: Julio Cortazar" adı altında bir toplantı düzenlenmiş. Notos da yine aynı sebeple yazara yer vermiş ve yaklaşık 40 sayfa yer ayırmış bunun için. Bu sayfalarda, yazar tanıtımları, başka büyük yazarların Cortazar ile ilgili daha önceden yayınlanmış yazıları ve anıları, Cortazarın yazmış olduğu yazı-düşünce-şiir-öyküler yer almakta. Kısaca onu tanımamız için herşey! Sanırım buna ihtiyacımız var çünkü yazar için anlaşılması güç bir yazar olduğu sık sık dile getirilmiş.


Semih Gümüş, Cortazar okumak önsözünde, "Cortazar'ın romanları ve öyküleri çetin cevizdir. Anlaşılması için hem yüksek bir okuma kültürüne sahip olmak gerekir, hem de bazen birkaç kez okumak. " demiş.

Ayrıca, "Cortazar özel bir yazar. Onun gibi yazarları okudukça insanın bilişsel yetileri gelişir. Zihni açılır. Beynindeki ölü hücreler canlanır. İşleyen aklı ışıldamaya başlar. " kısımları beni ayrıca meraklandırdı.




Son olarak, Pablo Neruda kendisi için "Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır. Hiç şeftali yememiş bir insanın durumu gibi. Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır... ve belki de azar azar saçları dökülür. " şeklinde birazda tatlı bir abartma sanatı ile kaybımızı anlatmış.



Cortazar'ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da var. Bknz: wikipedia 



                                                      Ayrıca o bir kedi sever.



Ben kendini kitap kurdu olarak nitelendiren ve bir duvar dolusu kitabı olan bir kişi olarak, bu şekilde tasvir edilen bir insanı hiç duymamış olduğum için üzüldüm açıkçası. Hazır Kadıköy'den de geçerken Akmar'a kitapları incelemek için bu yazarı sordum ve kitapçı da çalışan çoğu kişi ismini hiç duymamış yada bilmiyormuş gibi yok dedi.
Neyse ki bir kaç D&R da tek tük de olsa kitaplarını buldum. Bu yazar okunacaklar listeme eklendi. Ve bu yazıyı, bilinçlenmeyi biraz da kendime hatırlatmak için yazdım.